“Dante: Kayıp Cennet” Sayfa 1

0
242

ADI DANTE

 

Farinas’ta, Güneybatısındaki Bulos gibi sarp kayalar yoktur. Ku-zeydeki Ron tepeleri dışında toprakları düzdür. İşte bu topraklar engin meşeler ve meyve ağaçları ile doludur. Dünyanın en tatlı bezelyeleri burada yetişir. Oysa takımadaların başladığı yer olan Yengeç Kafası tüm güzelliğine rağmen sarp kayalarla doludur. Hemen önündeki yalnız ada Yassaf ise yüksek tepelere kurulmuş bir demirci şehridir. Yiğit insanlarla dolu ve tarifsiz güzellikte başka adalar da vardır güneyde ama hiçbiri Farinas kadar cennet tasvirine yakın değildir. Kadim dünyanın eski mitlerinden birinde şöyle derler; ‘Farinas’ın yağmurlarında soylu çiçekler yetişir.’ O yağmurlar aslında kuzeydeki Ron tepelerinde toplanır. Tepeler kadehlerini Farinashu nehrine boşaltır. Batıya kadar küçük dereler berrak suyunu boca eder ve eşsiz parıltısı ile adanın kalbinden akıp gider Farinashu.

Güzelliğinden çok, kötü talihi Farinas halkının aklına kazınmış olan Telma, şimdi yedi yaşlarındaki oğlu Dante ile komşu köyde takas ettiği bezelyelerine karşılık toprak testisine doldurduğu süt ile sıcak bir yaz gününde evine dönüyordu. Çelimsiz Dante ise henüz yere sert basamayan çırpı bacakları ile koşar adımlarla annesini takip ediyor ve sanki her an, her saniye ona çevirip durduğu güzel yüzündeki pembe dudakları, bir şeyler haykırmak istercesine yeni kanatlanmış bir kelebek gibi titriyordu.

Dante mutluydu! Ürkek bir kuğu gibi, Telma’nın eteğine bir sokulup bir uzaklaşıyor ve ona sadece sevgi ile ilgili bir şeyler gösterip ya da anlatıp susmak istiyor gibiydi. Bu tezcanlılık, bu yerinde duramama; annesine karşı olan sevgisini kalbinde tutamayan bir çocuğun haliydi. Onun güzeller güzeli yüzüne her baktığında bir sinek kuşu gibi kanatlanan kalbi, her daim gülen ela gözlerinde öylesine parlak bir ateş yakıyordu ki; sanki Farinas’ın tepesindeki o güneş tevazu ile eğilip, ‘Bu sevgi benden daha aydınlık.’ diyordu.

Hani insan, sevgi ile tarifsiz bir bağılılık duyar da, sevgisi, ağırlıkta dağlara eşit olsa, o ağırlıktan çekinmeden tac edip başına koyar ya! Elleri keskin kılıçlardan olsa yine de tutar, gözlerinden her bakışta gergin bir ok çıksa gülümseyerek davet eder ve her saplanan oktan sonra yüzünü yine onun yüzüne çevirir, kendini unutur sadece o var sanır ya. Bunlar da yetmez sonunda onunla bir olmak ister ya… İşte bu küçük adamın içinde öyle bir sevgi vardı; sarılmak, sımsıkı sarılmak bile yeterli değildi.

Dere kenarına varmışlar, patika yoldan Farinashu nehrinin serin kristalleri ile ıslanarak yol alıyorlardı. Dante annesinin yerleri nazikçe süpüren eteğine sağ eli ile tutunmuştu. Sanki onun vücudunu saran bu bez parçası, onunla ilgili olduğu için veya onun tenine tutunduğu için Dante’ye göre bir Telma’ydı. Derken güzel Telma aniden durdu, oğluna bakmıyordu. Sağ omzuna dayanmış testisini boğazından tutarken sadece ileri bakıyordu. Dante gökyüzünü görmüyordu. Masmavi sonsuzluk, derin mavi… O Gökyüzünde annesinin siluetini görüyordu. Telma’nın kıvırcık bukleli saçları güneşin dünyaya sarkan parçaları olmalıydı.

CEVAP VER